23 Eylül 2016 Cuma

Avis de Mistral...

Filmin adı içimi ısıtıp ,afişi yüzümü güldürünce ve bir de hikayenin Provence'te geçtiğini öğrenince ,üstelik Jean Reno da o bahsi geçen dedeyse nasıl izlemem söyler misiniz.Benim kalbim böyle hikayeler ister bilirsiniz.
Ama ben de yalnız olmadığımı bilirim mesela... o yüzden anlatırım  hemen burada.
İnsanın içini Provence güneşi gibi ısıtacak, yüzünü güldürecek hikayeler lazım hepimize aslında.
Şu afişe bakıp da mutlu olmayan insan var mı acaba...
 AVIS DE MISTRAL
2015 yapımı dramatik komedi tarzı bir Fransız filmi.
Bizim Babam ve Oğlum'un ağlatmayan eğlenceli versiyonu gibi.

Sanırım ilk defa beğendim bir filmin Türkçe ismini.
''Dedemle Bu Yaz'' ne sıcak bir film ismi değil mi çocukluk anısı gibi.
Peki bu dede neden bu kadar karizmatik biri söyleyebilir mi.
Ya da  Jean Reno böyle dede olmayı nerden öğrendi...
Neyse dedeye övgüler yağdırdıktan sonra gelelim hikayeye.
Paul (Jean Reno )ile kızı yıllardır küstür ve torunlar dedelerini hiç görmemiştir.
Şimdi kızının evliliği bitmek üzeredir ve o yaz çocuklar tatili hiç tanımadıkları huysuz dedeleri ile geçireceklerdir.Tabi ki her iki taraf da bu durumdan şikayetçidir.
Çevreci genç bir kız , internetsiz ve telefonsuz yaşayamayan bir delikanlı ve şirin mi şirin Theo.Ve tabi bu dörtlüyü idare eden müthiş bir büyük anne.
Bir de onları çevreleyen Provence 'in bereketli toprakları,harika zeytin ağaçları,sıcak içten insanları...
Hikayede sürpriz yok aslında az çok tahmin ediyorsunuz bir sonraki sahneyi.
Güzel olan zaten içtenliği ,basitliği,sahnelerdeki hayatın izleri.
Rüzgarda kuruyan çamaşırlar,bahçeden sofraya gelen tatlar,dedenin yaptığı huysuzluklar,gençlerin ergen halleri,Theo'nun o müthiş gözleri gülümsemesi,çocuk kalbiyle evde esen soğuk rüzgarları yumuşatıp bu küslüğü bitirivermesi,dedesiyle konuşmadan kalbiyle anlaşabilmesi,dedenin ağaçlara olan sevgisi her bir detay insana müthiş huzur veriyor ve sanki siz de o yazı o kasabada geçiriyor gibi mutlu oluyorsunuz.


Hele Paul'un zeytin ağaçları ile konuştuğu onlara teşekkür ettiği bir sahne var ki sanırım filmin her anını unutsam da o sahneyi unutamam.

Bir de filmin sonlarına doğru Paul'un bir tespiti var o da harika.
Bizi ziyarete gelecek misin diye soruyor torunu Paul'e ve o şöyle cevap veriyor
Paris'e mi?
Ölmemi mi istiyorsun?
Paris için insanlar ''Burası muazzam ,zamanın uçup gittiği yer '' diyorlar.
Ben zamanın uçup gitmesini istemiyorum.
Akıp gittiğini görmek istiyorum.
Şafağın soluk mavi rengini...tam öğle vaktini...gün batımının Alpilles Dağları'ndaki kadife gibi etrafımızda parlamasını...
Paris'te uyanırsın , yatağa gidersin.
Hiçbir şey görmezsin.

Bu filmi,çekildiği yeri ,bu harika dedeyi neden sevdiğimi her şeyi özetliyor bu cümleler sanki.
Bence zaman kaybetmeden izleyin bu sıcak hikayeyi.
Ben bile tekrar izlerim belki.
İyi seyirler... 



5 Eylül 2016 Pazartesi

Karışık Meyveli Tart...

Önce görüntüsü ile herkesi mest eden ,yedikten sonra kıyır kıyır hamuru ve müthiş kreması ile tam not alan,meyveleri ile de tazecik hissi uyandıran bu meyveli tartı yapmak uzun süredir aklımdaydı.Bilseydim sonucun böyle müthiş olacağını hiç beklemezdim açıkçası.
Bu harika meyveli tartın tarifini sevgili Damla'dan almış ve beni yine hayal kırıklığına uğratmayacağımı inanmıştım.Tabi ki yanılmadım ...zaten talimatlara ve ölçülere birebir uyduğunuz takdirde Damla'nın tariflerinin  insanı mutsuz etmesi imkansız bir kere.Emin olamadığınız tek bir şey kalıyor geriye ,onun da hakkını tadınca veriyorsunuz bence.Küçük büyük herkes lezzetinde hem fikir oluyor yiyince ve galiba en güzel hediye ikram ettiğin kişilerin yüzlerindeki mutluluğu görmekte.
Siz de yapmak isterseniz tarifi şu şekilde.

Tart Hamuru İçin Malzemeler

115 gram (1/2 su bardağı) soğuk ve küp doğranmış tereyağı
175 gr (1+ 1/4 su bardağı) un
1+1/2 yemek kaşığı şeker
1 yumurta sarısı
30 gram (1/8 su bardağı ) çok soğuk su

Yapılışı
Bir çırpma kabına un ve şekeri koyun.Tereyağını da ekleyip kum kıvamına gelinceye kadar karıştırın.Yumurta sarısı ve suyu da ekleyip hamur toparlanır toparlanmaz strech filme sararak buzdolabına koyun.Yaklaşık 2 saat soğumaya bırakın.

Fırınınızı 190 derecede ısıtmaya başlayın.
 Orta boy bir tart kalıbını (yaklaşık 22 cm'lik) hazır edin.
 Hamurunuzu un serpilmiş tezgahta merdane ile hızlı bir şekilde açın. Hamurunuzun üzerine ve altına sık sık un serpin yapışmasın. Tart kalıbından daha büyük şekilde açtığınız hamurunuzu merdanenize dolayarak tart kalıbının içine yerleştirin.
 Kalıbın dışından sarkan hamur fazlalığını atmak için kalıbın üzerinden merdane ile geçin, fazlalıklar böylece düzgün bir şekilde kesilmiş olur.

 Hamurunuzun içine alüminyum folyo serin ve içine kuru bakliyat (örn: nohut) koyun ve taşan folyoyu içeri doğru katladıktan sonra fırında hamurun kenarları kızarıncaya kadar pişirin. (Yaklaşık 20-25 dakika) Bu işlem sayesinde hamurunuz pişerken üzerindeki ağırlık sayesinde kabarmayacaktır. Fırından çıkartıp içinden alüminyum folyoyla nohutları çıkardıktan sonra bu defa tabanının kızarması için tekrar fırına verin.
 Tabanı da güzelce kızardıktan sonra fırından çıkartıp soğumaya bırakın.


Pastacı Kreması için Malzemeler

480 ml (2 su bardağı) süt
2 adet yumurta sarısı
80 gr (1/3 su bardağı + 1 yemek kaşığı) toz şeker
30 gr (1/4 su bardağı) un
30 gr (1/4 su bardağı) mısır nişastası
2 tatlı kaşığı vanilya özütü
Bir çimdik tuz
75 gr (1/3 su bardağı) tereyağ

Yapılışı
 Orta boy bir tencereye sütü koyun ve orta ateşte ısınmaya bırakın.
 O sırada orta boy bir kaba yumurta sarıları ve şekeri koyun ve hiç beklemeden çırpma teli ile rengi açılana kadar çırpın. İçine nişasta ve unu eleyerek ekleyin. Çırpma teli ile karıştırdıktan sonra tuz ve vanilyayı da ekleyin. 
 Isınan sütten bir kepçe bu karışıma koyun ve çırpma teli ile karıştırın. İki kepçe daha koyun ve karıştırın. Tenceredeki sütün içine tüm yumurtalı karışımı bir yandan çırparak yavaş yavaş ekleyin.
 Yine orta ateşte karışım katılaşıp kıvam alana kadar sürekli çırpın ve kaynamaya başlayınca ateşten alıp tere yağını katı şekilde ekleyin. Çırpma teli ile karıştırdıkça tereyağ eriyecek ve krema harika bir kıvam alacak.
Kremayı bir borcama dökün ve üzerine temas edecek şekilde streç filmle kapatın.Oda sıcaklığında soğuduktan sonra buzdolabına koyun. Kullanmadan önce biraz mikserle çırparsanız kıvamını pürüzsüzleştirmiş olursunuz.
Tart hamurunuzu kalıbından çıkartıp servis tabağınıza alın. İçine soğuyan kremanızı (çırptıktan sonra) ekleyin, üzerini düzleyin ve dilediğiniz meyveleri dizerek servis edin.
Ve son madde: ikram edip sevdiklerinizin yüzündeki mutluluğu seyredin.

Afiyet olsun ve mutlu haftalar herkese...


2 Eylül 2016 Cuma

Leap Year...

Romantik komedi sevenler burada mı...
Evet evet bugün ki film tam bir romantik komedi,fazlası var eksiği yok.
Fazlası ne mi peki... gözlerimi alamadığım İrlanda manzaraları.
Filmin büyüsünü unutup İrlanda'nın büyüsüne kapılıyorsunuz sanki.
Tuhaf gelebilir belki ama sırf bu yüzden bile izlenebilir bu film bence.Ama yok öylesi de haksızlık olur filme sonuçta sevimli , samimi , neşeli bir hikaye.Üstelik bir de yol macerası var içinde...

Romantik komedi denilen kalıp belli zaten ne izleyeceğini bilerek oturuyorsun ekran başına.
İzlerken keyif alıyorsam, bittiğinde zaman kaybı gibi gelmiyorsa ve  gülümsüyorsam bir de tamamdır pek ala.Sonrasında yapacağım şey de bellidir mesela...soluğu burada alır anlatırım heyecanla...

Leap Year 2010 Amerka-İrlanda ortak yapımı romantik-komedi tarzında bir film.
Hikayesini çok eski bir İrlanda geleneği üzerine kuran film eğlenceli macera dolu bir yolculuk hikayesi aynı zamanda.

Oyuncu seçimine bayıldığım , çekildiği yere ise aşık olduğum filmde güzel kızımız yine Amerikalı,yakışıklı jönümüz ise taşralı bir İrlandalı.Peki yolları nasıl mı kesişiyor bu ikilinin.
Hemen anlatayım şöyle...

İlişkisinde evlilik teklifi almadan dördüncü yılını dolduran Anna artık bu işi çözmeye karar verir. Kadınların erkeklere 29 şubat gününde evlilik teklifi yapmasına izin veren eski bir İrlanda geleneğinden bahseden babasının aklına uyan Anna  Dublin'e giden erkek arkadaşı Jeremy'nin peşine düşer.Babasına göre her şey basit ve kolay olacaktır ,torunlarını sevmek için sabırsızlanmaktadır.
Hayat sen plan yaparken başına gelenlerdir deriz ya hani o hesap işler hiç de Anna'nın beklediği gibi gitmez.Kötü hava koşulları ve şanssızlık sonucu kendini İrlanda'nın öbür ucunda bulur.29 şubatta Dublin'de olması gerekir ve ona yardım edebilecek tek kişi de kaygısız ama ters bir aşçı olan Declan'dan başkası değildir.Ve tabi yolda birbirini öldürmeleri de an meselesidir.
Mükemmeliyetçi ,her şeyi planlayan bir kadın , kaygısız rahat bir adam.
Yol arkadaşları ise bir klasik:) ah tabi bir de Louis ...

Çok renkli bir yolculuk olacağı başından bellidir ,belli olmayan tek şey aşkın ta kendisidir.
Ama yola neden çıkıldığı gerçeği , peki ya sonunda bekleyen sevgili.
İşte bunlar kalbinin sesini dinleyip dinlemekle ilgilidir.
Bakalım yolları tekrar kesişecek midir.


İşte tüm bu macera ve soruların cevabı müthiş İrlanda manzarası eşliğinde sizi bekliyor bu filmde.Sıcak insanlar,güzel müzikler de cabası...

Sonbahar kapıda , film akşamları yakında şimdiden listenize ekleyin bence.Romantik komedi sevenleri pişman etmez fikrimce.Hiç olmadı İrlanda aşkı doğar içinizde ve bu film vesile olur gitmenize.Daha ne diyeyim yani çok bile anlattım yine.

Şimdiden iyi seyirler ve keyifli hafta sonları hepinize...






23 Ağustos 2016 Salı

The Hundred - Foot Journey ...

The Hundred-Foot Journey filmini izlemeden önce şöyle bir yorum okumuştum internette.
Üzerine Fransız sosu dökülmüş, Hint usulü köri ile tütsülenmiş ,Amerikan yemeği kıvamında ve hafif bir akşam yemeği ayarında bir yapım.
Açıkçası bu yorum izlemek için gerekli olan ilgiyi uyandırmaya yetti de arttı bile.
Ben seviyorum böyle farklı kültürlerin harmanlandığı sıcak üstelik neşeli hikayeleri.
Ve üstüne üstlük insanları birleştiren sofraları konu alan filmleri.
Yemek anıdır diyor film de tam da benim inandığım gibi.

2014 yapımı dram-komedi tarzında sempatik bir film bugün ki öneri.
Kitaptan sinemaya uyarlanmış olduğunu yine izledikten sonra öğrendim her zaman ki gibi:)))
Afişten anlaşıldığı üzere renkli neşeli Hintli bir aile var hikayenin özünde.
Aslında komedi ile harmanlanmış bir dram da var içinde ama ,dramdan çok başarıya ve aşka odaklanmış eğlenceli bir film bence.Hint filmlerinin sıcaklığı ile Fransız filmlerinin estetiğini güzel harmanlamış tatlı leziz bir hikaye.

Hikayenin özetiyse  şöyle:
Bombay'da yaşayan Hassan mutfakla çocuk yaşta tanışmış ve ilgisini yeteneğiyle birleştirmiş bir aşçıdır.Başlarına gelen bir trajedi sonunda ailesiyle birlikte Avrupa'ya gelir.Yolda yaşadıkları bir aksilik sonucunda kendilerini sevimli bir Fransız kasabasında bulurlar.Burayı çok seven inatçı ve azimli babası işlerine burada devam etmek için ısrarcıdır ve bu kasabada bir restaurant açarlar.Yalnız bir sorun hatta büyük bir sorun vardır.Tam karşılarında -yüz adım ötelerinde- çok ünlü bir Fransız restaurantı ve başında da en az Hassan'ın babası kadar inatçı Madam Mallory bulunmaktadır.
Ve tabi ki böyle bir ortamda savaş çıkması kaçınılmazdır.
Karşılıklı iki restaurant, karşılıklı iki kültür ve olmazsa olmaz rekabet.

Aşk yok mu peki...Olmaz olur mu.
Yemekler bile bu kadar tutku ile yapılırken,her koku her tat bir duyuyu harekete geçirirken insanın kalbi nasıl kayıtsız kalabilir ki.
İşin içinde rekabet bile olsa kalp söz dinler mi.

Ama ben filmde en çok bu iki inatçı yaşlı kurdun didişmesini sevdim.
Sürekli şikayet ,açık arama , birbirinin işini sabote etme ne ararsan vardı aralarında.
Ta ki bir noktaya kadar.Ne zaman ki işin içine ırkçılık giriyor orada duruluyor her şey.
Bambaşka kapılar açılıyor bundan sonra ve asıl güzel olan hikaye başlıyor burada.
Gerisini anlatmayım bu kadarı yeter merak uyandırmaya...

Farklı kültürlerin konu alındığı filmleri seviyorsanız,üstelik bu kültürel farklılığı eğlenceli bir dille sorgulatan hikayeler arıyorsanız ve bir de bunu yemek kültürü üzerinden anlatıp tüm o farklılığı bir masa etrafında toplayan filmlerin hastasıysanız tam size göre bu film.

Ben çok sevdim ,izlerken eğlendim ,bitince gülümsedim.
Ve gönül rahatlığı ile izleyin kaçırmayın derim.
Keyifli seyirler...













19 Ağustos 2016 Cuma

Yeni Bir Aşk - KAŞ -2

Gelen yorumlardan sonra yazdığım Kaş-1  yazısını tekrar okudum da cidden çoşmuşum.Kaptırmışım kendimi anlatıyorum da anlatıyorum ,öyle bi heyecan sanırsın pılıyı pırtıyı topladım Kaş'a yerleşiyorum.Ah keşke ne güzel olurdu.Ama şimdilik bedenen burdayım madem,ruhum hala oraları geziyorken anlatayım en iyisi ben.

Kaş'a gidince sizi nelerin karşılayacağını artık biliyorsunuz .Diğer yazımda uzun uzun anlatmıştım.Diğer durakları da yazacağımı söylemiştim ya hani ,şimdi sıra oraları anlatmada.Ufak ufak başlayım bakalım neler kalmış aklımda.

En en en sevdiğim yerle başlıyorum Limanağzı'yla.
Kaş'a yakın koylardan biri Limanağzı ve gidip görenler için yeri hep çok ayrı. 
İnsan gitmeden fotoğraflarını görüp beğeniyor ,fikir sahibi oluyor ama yine de nasıl bir yer ile karşılaşacağını kestiremiyor galiba.Yoksa daha tekneden inmeden ,suya el değdirmeden bu kadar heyecanlanmaz, gün bitmesin diye mızmızlanmaz ve yine suyun rengine vurulmazdı mesela.
Çoşmayım sakin anlatayım diyorum olmuyor yine gördünüz işte:)
Ama şu fotoğrafa bakıp da coşmamak elde mi söylesenize...
 Neeeyse ...ne diyordum ben ha tamam nasıl gidilir onu anlatıyordum.
Limanağzı'na Kaş'tan kalkan tekneler ile ulaşılıyor.Kişi başı gidiş dönüş 20 tl.Ve tekneler sizi istediğiz beachte indiriyor ,gün içinde istediğiniz saatte de alıp sabahki noktaya bırakıyor.Biz ilk beach olan Bilal'in Yeri'nde indik ve çok ama çok sevdik.Sabah erken saat olduğu için de en beğendiğimiz yere serildik.
Bu kısımda güzel kısa bir anımızdan bahsedeyim hemen.Serdik havluları şezlonga o sırada çalışan gençlerden biri geldi yanımıza hoşgeldiniz dedi.Dedik hoşbulduk... ödemeyi size mi yapıyoruz ne kadar.Genç bir şaşırdı ne ücreti dedi.Biz daha şaşkın  -yeni galiba diyorum ben içimden -şezlong şemsiye ücreti dedik.Abi  ücret almıyoruz dedi.Nasıl yani olduk bakakaldık ardından şaşkın şaşkın.Biz ki alıştık yıllarca iki şezlong bir şemsiye şu kadar muhabbetine bir garip geldi.Ama hoşumuza gitti mi hem de çok.Alsa neden alıyorsun demiyeceğimiz bir ücrete minnet etmemeleri ne güzeldi.Üstelik istediğin her şey için sadece adını söylüyorsun o kadar.Kahve alabilir miyim diyorsun isim neydi abla diyor.Şezlong numarası yok sürekli gelip rahatsız eden yok ama bir o kadar da hızlı bir servis var.Ve en önemlisi insana duyulan müthiş bir güven var.Galiba çok sevmemde ki bir etken de bu oldu.Güven, insana müthiş bir huzur veriyor kesinlikle.


Limanağzına giderken daha doğrusu Kaş tatiliniz boyunca bir şnorkeliniz olsun bence.Misal olmasa o güzel balıkları göremez deniz kaplumbağası ile selamlaşamazdım bile.
Siz Utku'nun  taşları incelemek için kullandığını görmeyin bir de:)
 Zeytin ağaçları altında ,turkuaz suların ışıltısında gün nasıl geçiyor anlamıyor insan.Bir bakmışsın öğlen olmuş ve sen yine harika kokuların peşindesin,bir bakmışsın akşam olmuş gözün ardında sabah heyecanla geldiğin teknede dönmektesin...
Ya da dönmek istememektesin:(
Bir de kaptan açmış müziği son ses , radyoda Türk sanat müziği çalıyor , müziğin sesine dalganın sesi karışıyor, tekne usul usul sallanıyor , güneş yakmıyor artık rüzgar yanık tenini okşuyor,Limanağzı yine gel der gibi ardından bakıyor ve  hüzünlü bir mutluluk kaplıyor içini. Gülümsüyorsun...ve sessizce vedalaşıyor yine gelmek için sözleşiyorsun Limanağzıyla sanki.
 O an şöyle geçiyor içimden...Bir yerden son hızla ayrılmakla uzun uzun vedalaşmak çok farklıymış ve içinde bir sürü güzel an saklıymış.Önemli olan o anın farkına varıp büyüsüne kapılmakmış.Şimdi artık biliyorum ne zaman biri Limanağzı dese bu sahne gelecek gözümün önüne...

Bu kadar duygusallık yeter şimdi çoşkulu çoook çoşkulu bir plaja gidiyoruz ...
Nereye mi...
İnsanı mavisiyle hayran bırakan ,dalgalarıyla kumsala savuran:) Kaputaş Plajına.
Kaş ile Kalkan arasında yer alıyor Kaputaş Plajı.Yoldan metrelerce aşağıda hatırı sayılır bir merdivenle ulaşılan, ama şu manzarayı gördükten sonra merdivenleri inerken fark etmeyip,ayrılırken ise bu kadar çok muydu yahu dediğiniz bir koy.Eskiden bakir bir koy iken son iki senedir fotoğrafta görüldüğü gibi.Ama siz fotograflarla bırakmayın bu işi gözünüzle görüp aşık olun en iyisi. 
Son bahsedeceğim yer ise Kekova.
Kaş'a gidip Kekova turuna çıkmadan dönmek çok büyük eksiklik olur diye düşünüyorum.
Biz gitmeden yapılacaklar listesine yazdığımız için  hemen ilk akşam tur için araştırmalara başladık ve şöyle bir şey öğrendik : Kekova turları çocuk kabul etmiyormuş...haydaa...
İlk şoku atlattıktan sonra sadece bir firmanın çocuk yolcu  kabul ettiğini öğrenip ona doğru gidiyoruz.O da sınırlı sayıda katılım yapıyormuş, mesela günde beş çocuk ve çocukların üst kata çıkması kesinlikle yasak.Ertesi gün için limiti dolmuş ve biz de bir sonraki gün için okey dedik ve güzel bir yere rezervasyonumuzu yaptırdık.İyi ki dedik ihmal etmemişiz yoksa çok üzülürdük.

Sonra tur günü geldi çattı sabah gittik  heyecanla.Tur gemisini görünce nasıl sevdim anlatamam.Öyle devasa kalabalık gemiler gibi değil.Güneşlenen insanların tepesinden atlayarak geçmiyorsun bir kere.Lavabo galiba şimdiye kadar gördüklerimin en temizi.Yemek desen yine öyle.Yap tavuk ızgara yanına makarna kuru salata değil.Çeşit de bol gönülleri de bol maşallah.İsteyen tekrar alabilir dediler sürekli.Saat beşte sınırsız çay ve kek ikramı vardı mesela.Küçük ama hoş detaylardı bunlar.Kaş'ta sürekli gördüğüm ve en takdir ettiğim şeydi bu cömertlik ,tok gözlülük.Marmaris'te bir şişe suyu 4 tl 'ye satan büfeci de biraz örnek alabilse keşke dedik durduk...

Biraz Kekova'dan bahsedeyim önce.
Kekova, Üçağız ve Kale(Simena) köylerinin karşısında uzanan ve bölgeye de adını veren uzun ince bir ada aslında.Ve Akdeniz'in bize ait olan en büyük adası durumunda.Ada ve çevresindeki arkeolojik alanlar Kekova Sit Alanı olarak adlandırılmış.Sadece Antalya'nın değil tüm Akdeniz dünyasının en temiz denizine sahip olan Kekova da elbette diğer güzelliklerinin yanı sıra bu temizliğiyle de ün yapmış.
Tersane Koyu
Kekova -Batık Kent
Bu tur ile ilgili o kadar çok fotoğraf var ki ...Ama biliyorum hepsini buraya koysam da anlatamam güzelliğini...

 Kekova Turu'nun beni en heyecanlandıran bölümüne geldi sıra.Kaleköy ya da diğer adıyla Simena'ya...
Şimdi şu fotoğraf olmasa nasıl anlatırdım burayı hiç düşünemiyorum.
Ağaçlar içinde ,turkuaz bir denizin dibinde ,başka ulaşımın olmadığı, baktığında ilk huzuru gördüğün antik bir köy mü derdim ya da sadece tarih-doğa-deniz üçlüsünün iç içe olduğu bir cennet mi acaba.
Galiba hepsini söylerdim ama yine de tam olarak nasıl harika bir yer olduğunu ifade edemezdim.
Yukarı çıkıp manzaraya bayıldıktan sonra hayran olunacak dondurmaların tadına bakmada sıra.Ev yapımı dondurmaları bir de ev yapımı marmelatlar ile sunuyorlar ve sunarken öyle içten davranıyorlar ki zaten tatmadan seviyorsun.Yaptıkları işe ama en çok da o işi yaparken yüzlerindeki gülümsemeye bayılıp bir kaç hediyelik eşya bakıp tekneye dönüyorsun.Ve etrafındaki herkesin dilinde seninle aynı düşünceler olduğunu duyuyorsun...burada yaşayanlar ne şanslı.
Ama bence böylesi güzelliklerin olduğu cennet gibi bir ülkeye sahip olmak hepimizin şansı.
Yeter ki bilelim korumayı ve kardeşçe yaşamayı...

Anlata anlata geldik bir tatilin daha sonuna.
Biz yedi günlük tatilimizin beş gününü ayırmıştık Kaş'a.
Yetti mi...tabi ki hayır.
Benim böyle aşk ile anlattıklarım tadımlık bir tatilden ben de kalanlardı sadece.
Tekrar gitme planlarımız var elbet ,ama yolumuz tekrar ne zaman düşer işte orası kısmet .
Geçen zamana bakınca kısa ,yaşananlara , akılda ,gönülde kalanlara bakınca uzun dolu bir tatil olmuş bu yılki tatilimiz.Yine güzel anlar ,anılar biriktirmişiz ve ne iyi etmiş de Kaş'a gitmişiz.

Benim anlatacaklarım bu kadar.
Yolu Kaş'tan geçenlere selam, geçmemişlere de kısmet olsun diyor bitiriyorum artık.
Sevgiyle kalın.











12 Ağustos 2016 Cuma

Yeni Bir Aşk - KAŞ - 1

Hani bir tanıdığınız size çok sevdiği bir arkadaşından bahseder usul usul tatlı tatlı anlatır siz de o kişiyi fark etmeden seversiniz ve hatta tanışınca sanki kırk yıldan tanışıyormuş gibi hissedersiniz  ya işte Kaş sevdam da  aynen böyle başladı.Görmeden sevdim tanıyınca aşık oldum ve o gün bugündür aklımdan çıkaramadım.Aşk diye ondan diyorum işte ,insan sürekli bahsetmek anlatmak ister mi delice.Gecesini ayrı ,gündüzünü ayrı sever mi,suyunun rengine methiyeler düzer mi.Farkında olmadan aradığının ,buldum aradığım yeri der mi .Yaşadığı her anı her dakikayı hisseder mi,huzurlu olur mu en önemlisi ,kaşlarını sadece güneş çattırabilir mi , her şey herkes mutlu gelir mi gözüne , yaşanacaksa böyle yerde yaşanmalı der mi...

Ben hepsini dedim dahasını da diyorum emin olun ama kelimelere dökemiyorum.Anlatırken bile huzur doluyorum mutlu oluyorum.O yüzden yazıyorum bu postu.Tekrar anlatayım , hasret gidereyim  ,görüp gülümseyeyim  ve hatta özleyip tekrar gideyim diye.Kısmet bakalım ne zamana...
Neyse çok uzattım başlıyorum artık anlatmaya...

Kaş , özel olduğu kadar ulaşması zor bir güzel bir kere.Yani en azından bu taraflardan gidenler için.Atlayıp uçağa hop vardım denilecek bir yer değil.Sonrasında rahat bir 3 saat araba yolculuğu şart.Tek vasıta ile  gideyim dersen otobüsle 14 saatlik süreyi göze alman gerekir ki çocuklu isen hiç bulaşma derim ben.Ama teksen ve seviyorsan yol akarken hayallere akmayı, müziğim en yakın arkadaşım olur diyorsan o zaman belki de en rahatı.

Biz ilk seçenek olan uçağı tercih ettik ,uçak saatine göre de arabayı ayarladık mı sabırsızlıkla ama pür dikkat gittik o 3 saati.Harita üzerinde gördüğümüz  tüm o kıvrımları araba ile geçtik sanırım.Ama nasıl virajlı  üstelik bir de gece dilimizde sürekli besmele:) 

Araba olduğu için merkezde konaklamayı da tercih etmedik biz kaçtık Çukurbağ Yarımadası'na aldık Meis'i karşımıza ,nasıl iyi etmişiz dedik hep o manzaraya baktıkça.
Önce manzarası sonra denizinin rengi ile okşadı kalbimizi Kaş.O nasıl bir renk nasıl temiz bir su Allahım böyle girmeden seyriyle mest ediyor insanı.
Biz ilk gün Küçükçakıl plajındaki beachlerden birine gittik.Öyle şezlongdan kalktım bir adımda ayağım suya değecek bir plaj değil burası.Ama kimin umurunda ki :)
Kayalık bir alana kurulmuş platformlardan denize merdiven ile inecek, turkuaz suyu ile kucaklaşıp sonra yerine çıkıp huzurla dinlenecek,elinde dergin kitabın tüm gün aynı şeyi defalarca tekrarlamaktan usanmayacaksın.Ve elbet sonunda acıkacak kaybettiğin enerjiyi fazlasıyla geri alacaksın.Hadi yemek neyse de saat beşte çıkan tatlılara nasıl karşı koyacaksın bir düşün...

Sonra bedenin yorgun olsa da ruhun kuş gibi otelin yolunu tutacaksın.Ama yatayım dinleneyim diyemeyeceksin çünkü Kaş tüm enerjisi ile akşama hazırlanırken yine aklını başından alacak ve sen biran önce onun bir parçası olmak için geri koşacaksın.Ve sonunda ipleri onun eline bırakacak Kaş'ta yaşamayıp Kaş'ı yaşayacaksın...

Yemek için verilen her bir öneriyi tatmadan dönmek istemeyeceksin muhakkak.
Bahçe Restaurant'ta mezelerle deniz ürünleri ile aşk yaşayacaksın.Püfür püfür bu bahçeden karnın doysa da kalkamayacak ama bir yandan da yarın akşamın planını yapacaksın.
Keyfin zaten gıcırken bir geceni de Ehl-i Keyif'e ayıracaksın .Çalan canlı müzikle esen rüzgarla kalbin pıt pıt atarken gözlerini kapatıp o anın büyüsüne kapılacaksın ...
 Tabi Bahçe Balık'ı unutmamak lazım.Ve diğer akşamlarımızı şenlendiren tüm güzel mekanları.
Yemek faslını bitirdin mi usuldan dalacaksın her bir sokağına , karışacaksın senin gibi meraklıların arasına.Tabi elinden çekiştiren çocuğun yoksa.Var mı...O zaman bence hiç dur evladım sus çocuğum faslına başlamayacaksın.Vereceksin eline oyuncağı bırakacaksın meydanda koşturan  akranlarının arasına zaten göreceksin yalnız değilsin o meydanda:)Sen de oturacaksın   Mavi'nin karşısındaki beton banklara izleyeceksin çocukların mutluluğunu  doyasıya.Boş mu oturayım diyorsan ister çekirdek çitle ,ister dondurma ile serinle,olmadı buzlu badem dene mesela...
Bulursan yer Cafe Barcelona'da takıl bi akşam da.Bizim gittiğimiz ilk akşam final maçı vardı değil yer bulmak önünden geçmek neredeyse imkansızdı .
Biz bir kaç eksikle tüm ritüelleri ilk günde yapmıştık galiba:)
Gerisi için oluruna bıraktık o akşam canımız ne istiyorsa onu yaptık.
Bir gün o mekanda takıldık bir gün bu mekanda.Bir akşam dondurma yedik bir akşam Bi Lokma'yı es geçmedik.Yemeğin üzerine waffle da yedik sonra durup ne yapıyoruz da dedik. Velhasıl kelam gözümüzü de gönlümüzü de midemizi de fazlasıyla şenlendirdik.
Sonra otele giderken soda alıp balkondan Meis'i seyrettik:)

Ve son olarak Kaş'a gidip de meydana yürüme mesafesindeki antik kente uğramadan dönme mutlaka.

Kaş'ı anlatmayla bitiremem biliyorum her şeyden biraz değindim desem yeri.Ama zannetmeyin ki unuttum aşk yaşadığım begonvilleri .Onlar ki tatil boyunca gözümü alamadığım başımı döndüren her köşeden çıkan Kaş'ın arsız güzelleri.Zaten çok severdim ama Kaş'ta sevmekle kalmadım vuruldum delice ve gönlüme Kaş aşkıyla birlikte mühürlendi iyice.
Ve bir son daha.Biz gidemedik bu defa ama siz gidince sakın ola görmeden dönmeyin diyeceğim bir koy var sırada.Hidayetin Koyu desem kısaca, bir de bu görseli göstersem benim yerime çok şey anlatır mutlaka.Bak yine suyun rengine takılı kaldı benim kafa:(
Bu uzun çok uzun bir yazı oldu biliyorum.Bir kaç Kaş fotoğrafı ile bitirmek gerek.Daha bunun diğer durakları var...Kaputaş Plajı var ,Kekova Turu var ,Limanağzı var ve bence en çok da benim uzun uzun anlatasım var...

 İşte böyle benim Kaş Sevdam.Biraz Kaş'ı anlattım biraz Kaş'ı yaşamayı.İstedim ki misafir gibi durmayın,geçerken uğradık gibi eğreti takılmayın ,gidince Kaş'ı yaşayın.

Zaten emin olun sevince karşılık veriyor sanki insan evinde gibi hissediyor kendini.
Ve bence o yüzden çağırıyor sürekli kendini sevenleri.
Gelecez inşallah Kaş bekle bizi...

Sevgiyle...